Adamlar

Bildiğim üzere 2014-2015 yıllarında kurulmuş bir grup. Tolga Akdoğan, Gürhan Öğütücü, Emre Malikler, Berkan Tilavel, Berat İşçioğlu üyeleri arasındaydı. Şuanda Tolga Akdoğan ve Berat İşçioğlu haricinde eski üyelerinden biri bulunmamakta.

Müzikalite olarak üst seviyelerde bir grup benim için. Az buçuk müzikten anlayan insanın -eğer rock sevmiyor değilse- sevebileceği bir grup. Grubun müzikal gücü, yüzeyde “iyi çalınmış rock parçaları” gibi duyulmasının çok ötesinde, aslında oldukça bilinçli ya da en azından güçlü bir sezgiye dayanan armonik ve yapısal tercihlerden geliyor. Türkiye’de birçok alternatif rock grubunda görülen düz majör/minör döngülerin aksine, burada daha “renkli” bir ses dünyası kuruluyor. Bu da dinleyici fark etmese bile kulağa daha derin, daha katmanlı ve tekrar dinlenebilir gelen bir yapı oluşturuyor.

Bu farkın temelinde gam ve mod kullanımı yatıyor. Bir şarkının hangi notalar etrafında döndüğünü belirleyen yapı gamdır. Ancak bu notaların hangi merkezden algılandığı, yani hangi notanın “ev” gibi hissettirdiği ise modu belirler. Aynı notaları kullansan bile farklı bir merkez seçtiğinde şarkının duygusu tamamen değişir. Bu grubun yaptığı şey tam olarak burada başlıyor: klasik minör ya da majör kalıplara bağlı kalmak yerine, modlar arasında dolaşarak daha özgün bir atmosfer kurmak.

Özellikle Dorian modu, bu grubun hissiyatında önemli bir yer tutuyor. Dorian, teknik olarak minör karakterli bir moddur çünkü içinde küçük üçlü vardır; yani kulağa hüzünlü gelir. Ancak klasik minörden farklı olarak majör altıncı derece içerir. Bu küçük fark, şarkının duygusunu ciddi şekilde değiştirir. Ortaya çıkan şey tam olarak ne mutlu ne de tamamen karanlık bir tondur. Daha çok akışkan, hafif umut barındıran ama yine de melankoliyi koruyan bir yapı oluşur. Grubun bazı parçalarında duyulan o “yolda giderken dinlenir” hissi, yani içe dönük ama boğucu olmayan atmosfer, büyük ölçüde bu moddan kaynaklanır.

Bunun yanında zaman zaman Frigyan (Phrygian) karakterine yaklaşan pasajlar da hissedilir. Frigyan modunu diğerlerinden ayıran en belirgin özellik, ikinci derecenin yarım ses pes olmasıdır. Bu küçük aralık kulağa doğal olarak bir gerginlik verir. Aynı zamanda bu yapı, Türk müziği ve Orta Doğu ezgileriyle de örtüşen bir karakter taşıdığı için, dinleyiciye tanıdık ama modern bir his sunar. Bu yüzden bazı rifflerde ya da melodik geçişlerde, özellikle gitarın alt frekanslarda dolaştığı anlarda, daha karanlık ve “yerel tınılı” bir hava hissedilir.

Gitar kullanımı da grubun müzikalitesini belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Birçok rock grubunda gitar ya ritim atar ya da solo çalar. Burada ise gitarlar çoğu zaman birden fazla görev üstlenir. Bir katman temel akorları taşırken, diğer bir katman arpejlerle boşlukları doldurur, başka bir katman ise ambiyans yaratır. Bu yaklaşım, şarkıların tek boyutlu olmasını engeller. Dinlerken arka planda sürekli yeni bir detay fark edebilmenin sebebi de budur.

Bas gitarın rolü de alışılmışın biraz dışındadır. Klasik rock düzeninde bas genelde kök notaları takip eder. Ancak bu grupta bas zaman zaman akor dışına çıkarak yürüyüşler yapar, geçiş notaları kullanır ve hatta bazı bölümlerde melodik karakter kazanır. Bu da müziğe hem hareket hem de derinlik katar. Dinleyici farkında olmasa bile, alt frekanslarda sürekli bir “hikaye” döner.

Ritim tarafında ise gösterişten uzak ama bilinçli bir sadelik vardır. Davullar çoğu zaman karmaşık değildir, ancak groove dediğimiz şey oldukça kuvvetlidir. Groove, ritmin insanı sürükleme hissidir. Bu hissi yaratmak için her şeyin milimetrik olarak grid’e oturması gerekmez; aksine çok hafif öne ya da arkaya çalınan vuruşlar müziği daha “canlı” hissettirir. Bu grubun davul yazımında da bu organik his öne çıkar. Özellikle rimshot veya snare kullanımı, parçaya sabit bir referans noktası verirken geri kalan öğeler onun etrafında akabilir.

Vokal yazımı da en az enstrümantasyon kadar müzikal düşünülmüştür. Melodiler çoğu zaman sadece akorların üstüne rastgele oturtulmaz; aksine akorun içindeki notalarla uyumlu bir şekilde ilerler. Bu da vokalin enstrümanlarla çakışmak yerine onların bir parçası gibi hissettirmesini sağlar. Bu yüzden bazı anlarda vokal geri planda bile kalsa, şarkının bütünlüğü bozulmaz; çünkü zaten armoninin içinde erimiştir.

Tüm bunları bir araya koyduğunda ortaya çıkan şey, tür olarak “rock” diyebileceğin ama yaklaşım olarak daha geniş bir çerçeveye oturan bir müzik oluyor. Klasik yapıların dışına çıkmadan, onları genişleterek ilerleyen bir anlayış söz konusu. Bu da grubu teknik olarak karmaşık olmadan, ama müzikal olarak zengin kılıyor. Dinleyici teoriyi bilmek zorunda değil; ancak kulağı bu derinliği sezgisel olarak algılıyor. Zaten grubun güçlü tarafı da tam olarak burada yatıyor: karmaşık görünmeden derin olabilmek.

Buradan sonrasında sadece şarkıları hakkındaki görüşlerimi ve bana hissettirdiklerini aktaracağım.

Bir tık tier list mantığında ilerlersek;

1- Doldum
Sözlerinde ayrı müziğinde ayrı anlam içeren bir başyapıt. Melankolik bir müzik, anlamlı içine çeken sözler.
“İç içeyiz ama bir arada gibi değil, varlığımız kiralanır yalanlarla bizim. Yolu bulan kendini sahibi sanınca başımıza gelen taşlar bir ömürlük dizi.” gibi basit görünen ama üstüne düşündükçe daha da içine girdiğiniz ve en sonunda sözlerinde kendinizi bulduğunuz o şarkı. Ayrıca modern dünyanın kalabalığı içinde aslında ne kadar kopuk ve yalnız olduğumuzu anlatan derin bir yorgunluğun sesi. Şarkı, insanların aynı mekanı paylaşsa da ruhsal olarak “bir arada olmadığını” ve hayatlarımızın yalanlara kiralandığını savunurken, hırsların ve bitmek bilmeyen maratonların sonunda ulaşılan tek yerin “bataklık” olduğunu vurguluyor. Şehirlerin deliliğinden ve sürekli bir şeylere yetişme telaşından bıkan anlatıcı, gökyüzünden medet umacak kadar dünyadan yorulmuş bir haldeyken; bir yanda yanan yangınları, diğer yanda dinmeyen yağmurları ve aklındaki o dengesiz tahterevalliyi resmediyor. Özetle bu eser, “zengini sinsi, mazlumu hırslı” bir karanlığın içinde kendi içsel kışına renk veren dostlara tutunmaya çalışan, başarısız vaatlerle dolu bir ömürde sadece birazcık “bahar ve huzur” özlemi çeken insanın hüzünlü vedasıdır.

2- Acının İlacı
Tabii ki de o meşhur şarkı. Evet biraz fazla klasik. Ama sözleri bana sorarsanız bir aşk şarkısından ötede bir yerde. “Kim kimin? Deli gözlerin, bu iklimin sonu mu var? Zehir karışmış topraklar, mühür vurmuşlar kalbine. Olancası bi’tutam can. Dahası kof, yarını yok. Garibin başında rüzgar, halimizden yanan (konan ;)) anlar” gibi. Dünyanın sert ve acımasız gerçeklerine karşı saf bir gönülle hayatta kalmaya çalışan insanın hikayesini anlatıyor. Şarkı, “ne kralın tacı ne de kısa günün kazancı” diyerek paranın ve gücün iyileştiremeyeceği yaralardan bahsederken, gerçek ilacın ancak insanın kendi içinde, “garibin harcı” olan samimiyette ve sevgide bulunabileceğini vurguluyor. Zehirlenmiş topraklar, mühürlenmiş kalpler ve yolumuza tüküren krallarla dolu bu zorlu iklimde, her şeyin geçici olduğunu ve insanın en büyük gücünün kendi gönlündeki dileğe sadık kalmak olduğunu hatırlatıyor. Şarkı, hayata ve kadere karşı boyun eğmeyen ama olanı da sükunetle kabul eden, “bilen çözer elbet bir gün düğümleri” diyerek umudu yarına değil, bugünün içtenliğine saklayan bir huzur arayışıdır.

3- E Tabii
“Günleri günlere vurduğunda, eski bir defteri açtığında, yollar aşınmış, binalar çoğalmış, yağmur yağarken, masaldı hikayen.”
“Gözleri kör bir piyango satıcısı, adı “Dünya” ve iyice batmakta. Doktor dedi ki en faydalısı: “Kendi haline bırakmakta””
Sözlerindeki mana bile bu şarkının 3. olmasına yeterli. Bunların yanında nakarat kısmı da ayrı başarılı. “Onla bunla kurtulmaz belli ki bu dünya, sıktığın canlar avcundan akıyor. Güç bela düştüğün 2 iki kuple rahat anında; kapat gözlerini yarın bakarız.” o nadir bulunan “iki kuple rahat” anın tadını çıkarmayı ve ağır yükleri en azından bir geceliğine kenara bırakıp “yarın bakarız” diyerek zihni dinlendirmeyi öneren melankolik bir kaçış rotası sunuyor.

4- Sarılırım Birine
Tam bir “Aşık oldum” şarkısı bana sorarsanız. Melodisine ve davullarına hayranım. Müthiş işçilik. Ama sözlerini analiz edersek çevremizi saran boş gürültülerin ve geçmişten gelen yaraların ötesine geçip, ruhu iyileştirecek olan o saf iyiliğe odaklanıyor. Hayatın hızla akıp gittiğini ve küskünlüklerin bu kısa sürede hiçbir fayda sağlamadığını hatırlatan eser, nefretin yıkıcılığına karşı sevginin diriltici gücünü ve “güzel anılar biriktirmenin” önemini savunuyor. Herkesin dışarıya kapalı, kendi içine doğru bir kaçış yolu olduğunu ve derinlere kazdıkça aslında her insanın kendine has bir acı taşıdığını vurgulayan şarkı; bizi yargılamaktan vazgeçmeye, başkasının halinden anlamaya ve solup giden bu hayat baharında sevginin o iyileştirici ferahlığına sığınmaya davet ediyor.

5- Rüyalarda Buruşmuşum
Mikroton farkı yüzünden çalınması zor olan şarkı. Bana kalırsa gerçeklik ile hayal dünyası arasında sıkışıp kalmış, zihni karmaşayla dolu bir insanın içsel serüvenini anlatıyor. Şarkı, büyük dertlerle uğraşırken bir yandan da rüyalarının peşinden gitmeye çalışan ama hayatın pratik engellerine (taksi tutup cüzdanı unutmak gibi) çarpan absürt ve melankolik bir ruh halini resmediyor. Anlatıcı, duygularını ve gerçek düşüncelerini bir “kirli sepetinin dibi” gibi sakladığını itiraf ederken, aslında kendi eliyle hayatının başucuna kurduğu “saatli bombalarla” yani kendi yarattığı stres ve kaygılarla yüzleşiyor. Sürreal imgelerle dolu olan bu eser; zamanın hem çok hızlı hem de yokmuş gibi hissettirdiği o tuhaf boşlukta, insanın kendi terslikleri, hataları ve bastırılmış sözleri arasında nasıl yorgun düştüğünü etkileyici bir dille özetliyor.

6- Benden bana
“Benden bana seslenir, hem ilaç hem de zehir.” bence olayı gayet iyi izah ediyor. İnsanın dış dünyayı bir kenara bırakıp kendi içindeki o bitmek bilmeyen karmaşayla yüzleşmesini merkeze alıyor. Şarkı, bireyin kendi kendisi için hem şifa veren bir ilaç hem de zarar veren bir zehir olabileceği gerçeğini “bir maviyim, bir kırmızı” gibi zıtlıklarla vurgularken, hayatın bize sunduğu sahte rollere ve “dekorlara” karşı duyulan o büyük bıkkınlığı anlatıyor. Ne kadar çabalarsak çabalayalım sonunda yine kendi çemberimizde döndüğümüzü hatırlatan bu derin eser, aslında insanın içindeki dört mevsimi, kendiyle kurduğu sarılıp darılan o gelgitli ilişkiyi ve kelimelerin yetmediği o büyük duyguları kabullenme çabasıdır.

7- Şakacı birisin sen
Bu şarkıdan nedense hep “Duman – Haberin yok ölüyorum” havası sezmişimdir. Özellikle “Koca bir nah, yine” diye en son söylediği ve benim tabirimle “Low pitch rock scream’e” geçtiği yerde.

8- Koca yaşlı şişko dünya
Dünyayı ne kadar hor kullandığımızı anlattığını sanıyorsanız tamamen yanılıyorsunuz. Aslında bu şarkı dünyanın olan biten her şeye şahit olduğu ve bu yüzden yorulduğunu anlatıyor. Ayrıca aslında hepimizin zaman zaman hissettiği o “hayat çok yorucu” duygusunu anlatıyor. Şarkı, bir tarafta her istediğini yapan zenginlerin, diğer tarafta ise hayata tutunmaya çalışan sıradan insanların olduğu bu adaletsiz dünyayı biraz sitemle biraz da alayla eleştiriyor. Her güne büyük umutlarla başlasak da akşam olunca kendimizi yine aynı dertlerin içinde bulduğumuzu söyleyen bu eser, aslında dünya ile bir pazarlığa oturuyor; “Ben senin doğanı bozdum, sen de benim akıl sağlığımı aldın, gel anlaşalım da en azından yaşama sevincimi bana geri ver” diyor. Sonuçta dışarıdaki dünya ne kadar karışık ve haksız olursa olsun, şarkı bize en büyük tesellinin başarılarda değil, bizim gibi yorgun olan bir dostun yanına çömelip dertleşmekte olduğunu fısıldıyor.

9- Hikaye
Kült. samimiyetin yerini sahteliğe bıraktığı modern toplumda, bireyin kendi özgürlüğünü ve ruhsal dengesini koruma çabasını anlatıyor. Şarkı, “istemezse koşmaz at” diyerek zorlamayla güzellik olmayacağını vurgularken, insanların dertlerini bir kenara bırakıp kameralara gülümsemek zorunda hissettiği bu “çiğne at” modasına sert bir eleştiri getiriyor. Başkalarının hırslarına, skor tabelalarına ve yüzeysel başarılarına sırtını dönen anlatıcı; bir heykeltıraş titizliğiyle kendi içsel dengesini kurmaya çalışırken, sevginin yerini alan hayal kırıklıklarını “sineme taşlar” diyerek betimliyor. Nihayetinde bu eser, dış dünyanın gürültüsünden ve “çok bilenlerin” baskısından kaçıp, iğne deliğinden geçmek pahasına da olsa kendi hakikatine ulaşmaya çalışan yalnız ama kararlı bir ruhun manifestosudur.

10- Zombi
modern şehir hayatının kaosu içinde ruhunu kaybetmiş insanların “zombileşmiş” halini ve bu yozlaşmadan duyulan derin kaçış arzusunu anlatıyor. Şarkı, dışı cilalı ama içi tahtakuruları tarafından kemirilen bir toplumsal yapıyı eleştirirken; teknolojinin, ATM’lerin ve yalanların arasında papatyanın saflığının sadece adının kaldığını vurguluyor. İstanbul gibi devasa bir metropolde aradığını (huzuru, anlamı, aşkı) bulamayan bireyin, “Tutun kolumdan beni Fas’a götürün” feryadıyla uzaklara, bilinmeyene ve daha sahici olana duyduğu özlemi resmediyor. Özetle bu eser; dışarıdan sert ve “kurt” gibi görünse de özünde zararsız kalan insanın, karabasanlarla dolu bu şehir ormanında kendi rüyasını koruma ve bu “zombi mahali”nden kurtulma çabasıdır. Ayrıca “Ciğerimi deliveren aşkı görün, Tutun kolumdan beni Fas’a götürün” “Fas” ismi Arapça “el-Mağrip” yani “en batıda olan yer” anlamına gelirken, köken olarak “akşam” manasını taşır. İstanbul ise yeniden doğuşun şehri olarak anılır. Ama İstanbul’un suyu çamurludur. Şarkıdaki “doğdum da çamura daldım” sözü, bu şehirdeki yükseliş ile dibe vuruş (çamura saplanma) arasındaki ince çizgiyi temsil eder. Şarkıda İstanbul’da aradığını bulduğunu ancak elinde tutamadığını, bu kaybın içini “delip geçtiğini” ifade eder. İstanbul güneşin doğuşunu ve hayatın başlangıcını simgelerken; Fas (akşam), artık yorulmuş ve içindeki aşkla yaralanmış anlatıcı için toparlanıp gitme vaktini ve hayatın akşamını simgeler. Özetle şarkı; İstanbul’un şatafatlı “doğumundan”, Fas’ın sakin ve hüzünlü “akşamına” bir kaçış öyküsünü anlatmaktadır.

-Çağan




Posted

in

by

Tags:

Comments

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *